BU SİTELERİ ZİYARET ETTİNİZ Mİ

GÖNÜLLER SULTANI, CELVETÎ PİRİ
Aziz Mahmud-ı Hüdâî (
Üsküdârî)
Kaddesallahu Sırrahulaziz
Cihan Pâdişâhlarına Yön Veren Eşsiz Bir Mâneviyat Sultanı
HAYATI
(1541 - 1628)

Büyük mürşit, uzun yıllar inananlara Allahın rızasını kazanmanın yollarını göstermiş,
Kuran ahlakının tesis edilmesi için büyük çaba harcamıştır.
Üsküdar'a yerleştikten sonra ömrünün sonuna kadar buradan ayrılmamış
ve bu yüzden ona isminin sonuna ek olarak Üsküdari denilmiştir.

Asıl adı Mahmud'dur. Aziz ismi ise ona bir saygı ifadesi olarak onun biyografisini yazanlar tarafından kullanılmıştır. "Doğru yola mensup" anlamına gelen "Hüdâyî" nisbesi ise şeyhi Üftade Hazretleri tarafından verilmiş ve kendisi bunu şiirlerinde mahlas olarak kullanmıştır. Babasının adı Fazlullah b.Mahmud'dur. Cüneyd-i Bağdadî ve Peygamber Efendimizin soyundan olup Seyyid'dir. Hicrî 948 (m.1543) yılında Koçhisar'da (Şereflikoçhisar) doğmuştur. İlk tahsilini Sivrihisar'da tamamladıktan sonra tahsiline devam için İstanbul'a gitmiş, bir yandan Nâzırzâde Muslihiddin Efendi'nin sohbetine devam etmiştir. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nâsırzâde, Edirne'deki Selimiye Medresesi'ne müderris olarak tayin edilince, o da hocası ile birlikte miladî 1571 yılında Edirne'ye gitmiştir. Daha sonra Nâsırzâde Mısır ve arkasından Şam kadısı olunca o da kadı naibi (yardımcısı) olarak hocası ile birlikle Mısır'da ve Şam'da bulunmuştur. Miladî 1573 yılında ise yine hocasının naibi sıfatıyla Bursa'ya gitmiştir. Bir süre sonra da Ferhadiyye Medresesi'ne (Bursa-Yıldırım Beyazıd külliyesine yakın bir yerde bulunduğu bilinen bu medrese bugün yok olmuştur) müderris ve Camii Atik Mahkemesi'ne nâib olmuştur. Mısır'da bulunduğu sırada Halvetiyye şeyhlerinden Kerîmüddin Halvetî Hazretleri'ne intisap eden Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, tâ gençliğinden beri meyilli olduğu tasavvuf yolunda daha fazla mesafe kaydetmeyi zaten arzuluyor olmalıydı. 1576 yılında hocası Nâsırzâde'nin vefatından sonra gördüğü rüyalar ve aldığı manevî işaretler üzerine "gam ve bela mesleği" müderrislik ve naiplikten istifa ederek, Bursa'da bulunduğu sürece vaazlarına devam ettiği ve kendisine hayran olduğu Üftade Hazretleri'ne intisap etti. Şeyhi ondan, mal ve mülkten, makam ve mansıptan tamamen uzaklaşıp nefsini ayaklar altına almasını istedi. O da bütün servetini dağıttı, o gün için çok cazip olan makamları terk etti. Şeyhinin isteği üzerine bir sırıkla sırtına ciğer yüklenerek bir zamanlar kadılık yaptığı Bursa sokaklarında ciğer sattı, dergâhın tuvaletlerini temizledi. Tarikata girecek kişiler şayet makam ve şöhret sahibi ise önce onların benliklerini eritme taktiği olarak uygulanan ciğer sattırma hadisesinin, pek çok sofinin başından geçtiği, sofi biyografilerinde yer almaktadır. Bu tür hadiseler menkibevî bir özelliğe bürünmüş ise de, tasavvufa atılan ilk adımın benliğin yok edilmesiyle başladığını göstermesi açısından bu gerçeğin sembolik ifadesi olmuştur. Hüdâyî Hazretleri, daha sonra çok sıkı riyazete girdi. Üç günde bir sadece kuru ekmekle iftar etti. Bu riyazet o kadar sıkı idi ki, çarşıya çıkınca dirilerden çok ölüler görmeye başladı. Bu durumu şeyhine anlattığında: "Riyazetle ruhunu kuvvetlendirdin. Ben de ilk intisap yıllarımda dirilerden çok ölüleri gördüm" diye cevap verdi. Hüdâyî Hazretleri, üç yıl gibi kısa bir sürede hilafet alacak seviyeye yükseldi. Şeyhi tarafından kayınbiraderi Ali Çelebi ile birlikte halife olarak memleketi olan Sivrihisar'a gönderildi. Altı ay sonra Üftade Hazretleri vefat edince, Hüdâyî Hazretleri, Rumeli tarafına gitti ve bir müddet orada ikamet etti. Rumeli taraflarında ne kadar kaldığı bilinmiyor. Daha sonra İstanbul'a geldi ve bir müddet Küçük Ayasofya civarında kaldı. Daha sonra Üsküdar'daki Rum Mehmed Paşa Camii yakınlarında bir yerde yerleşti ve bir yandan da kendisi için bir tekke inşa ettirmeye başladı. Bu gün Üsküdar'da halen mevcut olan ve Aziz Mahmud Dergâhı diye bilinen zaviyesinin inşaatını 1594 yılında tamamlayarak oraya taşındı. Bu sırada günlük yüz akçe maaşla Fatih Camii vaizliğine ve müderrisliğine tayin edildi. Böylece bir zamanların şeyhinin: "Sana vaizlik vazifesi verdik" şeklindeki ifadesi gerçekleşmiş oluyordu. Uzun süre Fatih Camii vaizliğini sürdürdükten sonra, tekkesine uzaklığı nedeni ile bu görevi bıraktı ve Üsküdar Mihrimah Sultan (İskele) Camii'nde her Perşembe vaaz etmeye başladı. Daha sonra Sultanahmet Camii'nin inşaatı tamamlanınca, bu camide açılış merasimindeki ilk hutbeyi Hüdâyî Hazretleri okudu ve her ayın ilk pazartesi günü bu camide vaaz vermeyi kabul etti. Aziz, Mahmud Hüdâyî Hazretleri, ömrü boyunca, sekiz padişahın (Kanunî'den IV. Murad'a kadar) devrini idrak etmiş, bunlardan bazıları ile çok sıkı bir ilişki içinde olmuş ve saraydan büyük saygı görmüştür. Hüdâyî Hazretleri'nin sultanlarla münasebeti, III. Murad'la başlamıştır. III. Murad'ı adalete, halka şefkatli davranmaya, odun vs. gibi halkın zarurî ihtiyaçlarını teminde tedbirler almaya teşvik eden ikazlarda bulunmuş, hatta haksız yere cezalandırılan devlet adamları için şefaatçi olmuştur. O, saraya yakınlığını marufu emredip, münkerden nehyetme gayesinde kullanarak âlimlerin amirleri ikaz ve nasihatte bulunması görevini hakkıyla yerine getirmiştir. III. Murad'ın yerine geçen II. Mehmed'le Hüdâyî Hazretleri'nin münasebeti olup olmadığına dair bilgiye sahip değiliz. Fakat daha sonraki padişah I. Ahmed'le çok yakın münasebetleri olmuştur. Hatta I. Ahmed'in ona mürid olduğu söylenir. Ahmed'in Hüdâyî Hazretleriyle tanışmasına gördüğü bir rüya aracı olmuştur. Padişah rüyasında Nemçe (Avusturya) kralı ile güreş tutmuş ve yenilerek sırtının yere geldiğini görmüş. Tabirciler pek hoş olmayan bu rüyanın tabirinde aciz kalınca, tavsiye üzerine rüyanın tabir edilmesi için padişah, elçiyle Hüdâyî Hazretleri'ne bir mektup göndermiş. O da rüyayı şöyle tabir etmiş: "Allah, cansızlar arasında yeryüzünü, vücutta da sırtı en kuvvetli yaratmıştır. Yerle sırtın bir araya gelmesinden iki kuvvet birleşmiş oluyor. Bu da düşmana galip gelineceğine işarettir." Gerçekten de Avusturya kralına karşı yapılan sefer, zaferle sonuçlanmış ve Estergon Kalesi geri alınmıştır. Rüyanın tabirinin doğru çıkması, Hüdâyî Hazretleri'ne karşı padişahın hayranlığına sebep olmuştur. Sultanahmet Camii'nin temeline ilk kazmayı vurma ve caminin açılışı sırasında ilk hutbeyi okuma gibi imtiyazları padişahın Hüdâyî Hazretleri'ne vermesi ona karşı duyduğu derin saygının delilidir. Hatta bir defasında padişahın Hüdâyî Hazretleri ile karşılaşınca atından inip onu bindirdiği, onun da bir süre ata binip tekrar indiği ve şeyhimizin: "Oğlum! Padişahlar rikabında yürüsün" şeklindeki duası yerini bulsun diye padişahın bu teklifini reddetmedim" dediği kaydedilmiştir. Bu olay üzerine Padişah Sultanahmet'in şu beyitleri söylediği nakledilir:

Varımı ben Hakk'a verdim, gayrı varım kalmadı.

Cümlesinden el çeküp pes dû cihanım kalmadı.

Çünkü Hubbüllah erişti, çektü beni kendüne,

Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.

Evliyanın himmeti, yaktı beni hal' eyledi.

Safîyim buldum safayı, dû cihanım kalmadı.

Ahmed ider, "Yâ İlâhî! Sana şükrüm çok durur,

Hamdülillâh aşk-ı Hakk'tan gayri varım kalmadı.

Sultan Ahmet vefat edince cenazesinin yıkanması için Hüdâyî Hazretleri davet edilmiş, fakat o yaşlılığını öne sürerek, yerine zâkirbaşısı Şaban Dede'yi göndermiştir. Bir defasında Sultan Ahmed, Hüdâyî Hazretleri'ne hediye göndermiş, fakat o bu hediyeyi kabul etmemiştir. Padişah aynı hediyeyi, Şeyh Abdülmecid Sivasî Hazretleri'ne göndermiş, Hüdâyî Hazretleri'nin o hediyeyi kabul etmediğini söyleyince Sivasî Hazretleri: "Padişahım! O Anka kuşudur, leşe tenezzül etmez" demiştir. Daha sonra Hüdâyî Hazretleri ile karşılaştıkları bir sırada, Padişah, Sivasî Hazretlerinin bu sözünü ona nakletmiş, ondan da şu cevabı almıştır: "Hünkârım! Şeyh Abdülmecid bir deryadır. Deryaya bir damla pislik düşmekle pislenmez." Bu olay, bir taraftan âlimlerin idareciler karşısında, Hakk'ı söylemekte pervasızlığını, diğer taraftan da sofilerin birbirlerini iyilikle anma ve takdir etme geleneğini göstermesi açısından ibretli olduğu gibi, her iki şeyhin de kıvrak zekâsını, nüktedanlığını ve hazırcevaplılığını ortaya koyan bir belgedir. I. Mustafa'dan sonra padişah olan II. Osman'ın (Genç Osman) da Hüdâyî Hazretleri'ne büyük saygısı vardı. Onu nikâhında vekil kılmış, bazı devlet adamlarına karşı şefaatçiliğini kabul etmiştir. Sultan Osman (Genç Osman) bir gece rüyasında Kur'an okurken, Peygamber Efendimizin gelip elinden Kur'an'ı aldığını ve kendisini tahttan indirdiğini görür. Hüdâyî Hazretleri bu rüyayı hayra yormaz ve: "Tahtı, varlık ve hayatla yorumlamak lazım. Evliyanın kabirlerinden yardım isteyin" der. Padişah’ta Eyüp Sultan Hazretleri'ni ziyaret eder, sadakalar dağıtır ve kurbanlar kestirir. Fakat bir süre sonra rüyanın tabiri çıkar ve hacca hazırlanan padişahın bu kararı, orada yeni bir ordu kurup Yeniçerileri yok etmek niyeti olarak değerlendirilir ve kafasında birçok ıslahat planlan olan bu genç ve idealist padişah Yeniçeriler tarafından öldürülür. Daha sonra tahta geçen IV. Murad'a da saltanat kılıcını Hüdâyî Hazretleri kuşatmıştır. Hüdâyî Hazretleri, üç defa hacca gitmiştir. 1038 (m.1623) yılında 87 yaşında vefat etmiştir. Zaviyesinde kendi yaptırdığı türbesine defnedilmiştir. Hazret, orta boylu, seyrek sakallı ve tatlı dilli bir zattı. Evliya Mehmed, Mustafa Ebrar, Ali Murtaza ve Abdülvâhid adlarında dört oğlu vardı, Ayşe ve Ümmügülsüm adlarında iki de kızı vardı. Bütün erkek çocukları kendisi hayattayken vefat etmiş, nesli kızları vasıtasıyla devam etmiştir. Torunları ilmiye sınıfına veya tasavvuf mesleğine intisap ederek, Osmanlı eğitim ve irşad tarihinde önemli tesirler bırakmışlardır. Hüdâyî Hazretleri'nden, kışın karlı havada şeyhine bağdan üzüm getirmek, şeyhinin abdest suyunu kalbinin üzerinde zikrederek ısıtmak, hiçbir kayıkçının denize çıkamadığı fırtınalı bir havada Sultanahmet'e vaaz için gitmek üzere kayığa bindiğinde denizin sakinleşmesi, padişahı yemek üzere olduğu zehirli bir av eti konusunda uyarması, bazı maddeleri altına çevirmesi, bir müridini kolundan tutup bir anda Kâbe’ye göndermesi gibi birçok kerametler nakledilir. Sultan Ahmet bir gün kendisine: "Abdülkâdir Geylanî, bağlılarına kıyamet günü şefaat edeceğini söylemiş. Bu rivayet doğru mu?" demiş. Doğru olduğunu söyleyince: "Sizin bir vaadiniz ve müjdeniz yok mu?" diye sormuştur. Bunun üzerine Hüdâyî Hazretleri ellerini açarak şöyle dua etmiştir: “Kıyamete kadar tarikatımıza intisap edenler, ömründe bir defa türbemizin önünden geçtiğinde bize Fatiha okuyanlar denizde boğulmasınlar, ahir ömürlerinde fakirlik görmesinler, imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler, Öleceklerini bilsinler ve haber versinler.” Onun bu duasının kabul olunduğunun tecrübelerle sabit olduğu belirtilir. Hüdâyî Hazretleri Yunus Emre gibi çok hikmetli manzumeler söyleyen bir şairdi. İlahî olarak da bestelenmiş şu şiir onundur:

Kim umar senden vefayı Ehl-i gafletin yüzüne

Yalan dünya değil misin? Gülen dünya değil misin?

Muhammedü'l-Mustafa'yı Eğer şah-u eer bende

Alan dünya değil misin? Her kişiye salan bende

Yürü hey bî vefa yürü, Kimse mekân tutmaz sende

Sensiz hod bir köhne karı Viran dünya değil misin?

Nice yüzbin erden geri Kimisin nalân edip

Kalan dünya değil misin? Kimisini giryan edip

Sihrile donadıp kendin Âhır-ı kâr üryan edip

Meydana salan semendin Soyan dünya değil misin?

Âleme mihnet kemendin İşin gücün dâim yalan

Salan dünya değil misin? Çok kişiden arta kalan

Kasdedip halkın özüne Nice kerre boşaluben

Toprak doldurup gözüne Dolan dünya değil misin?

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, on dokuzu Arapça, sekizi Türkçe olmak üzere yirmi yedi adet eser yazmıştır. Bunların çoğu kütüphanelerimizde bulunmaktadır. Üç yüz kadar ilahî içeren Divan'ı elden ele dolaşan eserleri arasındadır.

ANA SAYFA
http://www.erolkara.net